Bu hafta vizyona giren “Şampiyon”, spor filmleri tarihinde çığır açtı. Biz de bu durumu fırsat bilerek sinema tarihindeki spor filmlerine bir bakış attık.
Sinema tarihinde Amerikan futbolu, boks, at yarışı, futbol, güreş, bilardo, rugby, atletizm, beyzbol, buz hokeyi farketmeden birçok spor dalıyla ilgili filmler çekilmiştir. Spor filmlerinin genelde başarı hikayeleri olduklarını, bu noktada da kendi kahramanlarını yaratarak ‘bireysel mücadele’yi öğütlediklerini söylebiliriz.
Aşağıda bulunan listeyi spor filmlerinin en kilit örneklerinden oluşturmaya gayret gösterdim. İlk spor filmi olan 1931 tarihli “The Champ” (Ülkemizde “Şampiyon” ismiyle biliniyor) ise listenin birinci yedeği olarak öne çıkabildi anca. Elbette onun dışında da artakalan filmleri göz önünde bulundurursak, listeyi 10 filme indirmek zor oldu.
1-This Sporting Life (1963)
İngiliz sosyal gerçekçi sinemasını başlatan isimlerden olan Lindsay Anderson, anlatı oyunlarıyla dikkat çeken bu filmiyle kariyerinin ilk adımını atmıştı. Bir rugby oyuncusunun geçmişine, şimdisine ve geleceğine uzanan hikaye kurgusuyla öne çıkan yapıt, algıyı bozarak önemli bir yere oturdu. Spor filmlerinde lineer akışı tersine çevirip zirveye çıktı ve bu yönetmen hamlesi adına ilk film olma özelliği taşıdı. Buna paralel olarak İngiliz sosyal gerçekçi sinemasındaki ‘işçi sınıfından bir bireyin mücadelesi’ temasını yansıtmaktan da çekinmedi. Filmin ‘başarısızlık’a doğru ilerleyen rugby oyuncusunu Richard Harris canlandırıyordu.
2-Bilardocu (The Hustler) (1961)
Robert Rossen’ın yönettiği ve Paul Newman’ın başrolünde oynadığı yapıt, sinemada solcu filmlerin en dikkat çekenidir. Bağımsız bir film olması da bu ‘halktan biri’nin hikayesini daha da öne çıkarır. Dokuz dalda Oscar adayı olan film, sinema tarihinin en unutulmaz usta-çırak ilişkisini sunar. Newman’ın canlandırdığı 30 yaşlarındaki Eddie Felson ile Jackie Gleason’ın oynadığı 50 yaşlarındaki Minnesota Fats, sürekli çekişen bilardo oyuncularıdır. Özellikle son iki paralı bilardo maçları, filmin ana omurgasını oluşturur. 1986’da Paul Newman’ın karşısına Tom Cruise’u aldığı “The Color of Money”de yeni bir usta-çırak ilişkisiyle süren yapıt, böylece popülerliğini de kanıtlamıştır.
3-Sugar (2008)
“Half Nelson”ın yönetmeni Ryan Fleck, bu filminde yanına orada senaryoyu beraber yazdığı Anna Boden’ı da alıyor. Böylece senarist-yönetmen bir ikili, spor filmlerinin tarihinde büyük önem arz eden bir esere imza atıyorlar. Öyle ki bu, tamamı Afrika dilinde çekilen ve Dominik Cumhuriyeti’ndeki pilot bir beyzbol takımının yıldız oyuncusunun çıkış hikayesini anlatan bir yapıt. Tabii bu durum, o kişi NY Yankees antremanlarına katılmaya başlayınca çıkışsızlığa dönüştüğü için anti-kahraman kavramının yanına başarısızlık da ekleniyor. Filmin tamamı el kamerasıyla çekildiğinden akla Cassavetes’in karakter dramalarını getiriyor.
4-Kazanma Hırsı (Any Given Sunday) (1999)
Oliver Stone’un şov dünyasına dönüşen Amerikan futbolu piyasasındaki bireylere bir bakış attığı yapım, sporcu, eski yıldız, teknik direktör, kulüp başkanı ve medya mensubu gibi sektör içindeki önemli insanların durumlarını resmetmesi açısından bir hayli önemli. Al Pacino, Cameron Diaz, Jamie Foxx, Dennis Quaid ve James Woods’un canlandırdığı bu karakterler, şöhret kaygısının güdüldüğü ve büyük paraların döndüğü piyasanın bir özetini çıkarıyor. Stone’un biçimci yönetmenliği ve elbette çok iyi çektiği maç sahneleri de bu durumun tuzu biberi oluyor elbette.
5-Kızgın Boğa (Raging Bull) (1980)
Martin Scorsese’nin spor filmlerini Jake LaMotta gibi düşmüş bir boksörün izinden anlatan filmi, çekildiği yıl başrol oyuncusu Robert De Niro’ya Oscar dahil çeşitli ödüller kazandırmıştı. Makyajla tanınmayacak bir hale gelen De Niro, aslında akla Mickey Rourke’un “Şampiyon”daki durumunu getiriyordu. Siyah-beyaz çekilen film, kökten bir ‘psikoloji filmi’ olarak dikkat çekmişti. Her zaman “Taksi Şoförü” (“Taxi Driver”) ve “Sıkı Dostlar” (“Goodfellas”) ile birlikte Scorsese’nin en iyi filmleri arasında anıldı.
6-Şampiyon (The Wrestler) (2008)
Spor Amerikan güreşi ya da pankreas. Kahraman, ailesi olmayan, fiziksel hasarlı, karavanda yaşayan, alt kültür mensubu bir anti-kahraman. Sevgili, bir striptizci. Yönetmenlik stili, John Cassavetes’in karakter dramasında el kamerasıyla getirdiği gerçekliğe odaklı ama zorlayıcı tarz. Bütün bunları toplayınca da karşımıza bu listedeki filmlerin çok uzağında seyreden bir yapıt çıkıyor. “Kaynak”tan sonra ondan çok uzakta seyreden bu filmi çeken Darren Aronofsky, 2008’de Venedik Film Festivali’nin galibi olarak Altın Aslan’ı kucakladı. Başroldeki Mickey Rourke ise Oscar adaylığının yanında BAFTA, Altın Küre dahil sayısız ödül kazandı.
7-Grand Prix (1965)
Bir araba yarışı sürücüsü olan Pete Aron’un hikayesine uzanan yapım, esasen onun takım arkadaşını sakatlamasıyla başlıyor. Daha çok da endüstrinin üzerine gidiyor. Sinema tarihinin en iyi araba yarışı filmlerinden biri olan eser, hız tutkusuyla ve yüksek tempolu filmleriyle (Bkz. “Ronin”) dikkat çeken John Frankenheimer’ın yükseliş döneminin özlü yapıtları arasında... Başrollerinde ise James Garner, Yves Montand ve Eva Marie Saint var.
8-Nacho Libre (2006)
“Napoleon Dynamite”da oturttuğu alternatif çizgi roman estetiğiyle dikkat çeken Jared Hess, burada o tarzının doruklarına ulaşıyor. Üstelik ‘Nacho Libre’ lakaplı sporcu karakteri de Jack Black canlandırıyor. Yani bu Meksikalı bir güreşçinin absürd hikayesi. Rahatlıkla 2000’lerde yükselen spor filmi parodilerinin içine dahil edilebilir. Ancak kitsch (bayağılık estetiği) çizgi roman dünyasıyla ve minimaliste yakın çerçeve yaratma yetisiyle (sahneleri oluştururken hikayeye faydalı olan bir görsel an yakalama) öne çıkan, Wes Anderson takipçisi bir film aslında.
9-Ateş Arabaları (Chariots of fire) (1981)
Eric, musevi, Harold ise hristiyan bir atlettir. Her ikisi de 100 metrede yarışırken, Eric bir şekilde 400 metreye kayar. Artık başarı hikayesi iki alanda paralel olarak yürüyecektir. İki İskoç atlet, bu gerçek hikayede zirve yapmaya çalışacaklardır. Çekildiği 1981 yılında BAFTA Ödülleri, Cannes Film Festivali ve Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen yapıt, esas olayı en iyi film dahil dört Oscar alarak gerçekleştirdi. Zira gerçek bir hikayeye odaklanan bu yapıt, Oscar’a uzanamayan ‘İngiliz miras filmleri’nin (kostümlü dramalar) yapamadığını yaptı. Böylece İngiliz sineması, kültürel kimliğini oturtma şansını yakaladı.
10- Rocky (1976)
Hepimizin bildiği bir başarı öyküsü. Tabii başarı öyküsü derken ille de sonunda ‘başarı’ gelecek anlamında söylemiyoruz. Umut dolu bir mağlubiyetle de bitebilir. “Rocky”, sonradan beş devam filmine -ki biri 2006’da çekilen “Rocky Balboa”- dönüşerek ulaştığı kült kitlenin boyutunu ispatladı. Sylvester Stallone, ilk filmi John Advilsen’e yönettirdikten sonra serinin diğer filmlerinde yönetmenlik koltuğuna geçti. Hatta halen bunların tamamında ringteki rakiplerinin ve tema müziğinin hafızalarımızdan çıkmadığını söyleyebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder